Vasat Olduğunu Kabul Etmenin Dayanılmaz Hafifliği

En son güncellendiği tarih: Eki 30

Bakın, ne kadar da vasat bir resim. Ama ben yaparken mutlu oldum.

Bu yazımda sizlere, uzun zamandır başaracağınıza veya içinizde keşfedilmeyi bekleyen bir yetenek olduğuna inandığınız konuda aslında vasat olduğunuzu kabul etmenin ne kadar enfes bir rahatlama getirdiğinden bahsedeceğim. Bakalım, sizde de benzer gizli beklentiler var mı veya tanıdık gelecek mi…


Çocukluğumuzda özgüvenimizi geliştirmek isteyen ebeveyn ve öğretmenlerimizin sıkça övdüğü bazı özelliklerimiz veya “Ay İsmet şunun soğanı tutuşuna bak! Kesin dünyaca ünlü bir şef olacak!” gibi yorumları nedeniyle zihnimizde kendi geleceğimiz ve benliğimizle ilgili bir ütopya kodlanmaya başlıyor. Daha sonra, aynı çevremiz, üniversite sınavının tercih formunu doldururken bize “Sen bir mühendisliği seç de öbürünü hobi olarak yine yaparsın.” diyor ve işte o günden itibaren hayatımızdaki diğer tüm başlıklar, körelmeye terk edilmiş vasat beceriler çöplüğünde yerini alıyor.


Ama tuhaf şekilde, bizim zihnimizdeki o dünyaca ünlü şef ütopyası hiç ortadan kaybolmuyor; girmiş oraya bir kere, inanmışız, hayal kurmuşuz, sevmişiz, gazlanmışız… Aradan yıllar geçiyor ve becerilerimiz köreliyor. Sonradan gaza gelip kurslara gitsek, çabalasak da, “hiçbir şey için geç değil” diyen kişisel gelişim uzmanlarına inanmak istesek de olmuyor, bir şeyler gitmiyor veya yaptığımız her eylem zorlama hissettirmeye başlıyor.


İç sesimiz, “Bir dakika ya, benim bu dünyaca ünlü şef hayalim iyi güzel de tren kaçtı sanki biraz… Zaten eskisi kadar zevk de almıyorum, mükemmel yapacağım diye kasılmaktan ilerleyemiyorum.” demeye başlıyor. Biz ise vasat olduğumuzu kabullenmek yerine dış koşulları suçlamaya başlıyoruz: “Ailem sevdiğim bölümü okutsaydı böyle olmazdı! Hep onların yüzünden! Halbuki ben üstün yetenekliyimdir bu konuda, bakın biraz daha devam edersem başaracağım, göreceksiniz!”


Ama yine olmaz, o kadar ittirmemize rağmen niyeyse bir arpa boyu yol gidemeyiz. İkinci denememiz de büyük bir hayal kırıklığı ile sonuçlanır, ilgilendiğimiz konu başlığı ile ilgili hiçbir şeyi gözümüz görmek istemez. Zamansızlığı, işlerin yoğunluğunu suçlama aşamasına geçeriz.


Peki ne yapabiliriz? Sizlere kendi açımdan bulduğum çözümü anlatayım, belki benim durumumdakilerin derdine derman olur:


Öncelikle, herkesin her konuda çok iyi olamayacağı gerçeğini kabul ettim.

Eskiden olsa bunu kabul etmez, “Nasıl yani! Ben çocukken hem resimde, hem heykelde, hem şarkı söylemekte hem de yazı yazmakta çok iyiydim! Ayrıca at da biniyordum! Sadece eğitimsiz kaldım, eğitim alırsam görürsünüz nasıl uçarım!” diyordum (içimden tabii…)


Aynı anda şarkı söylemekte, oyunculukta, dansta başarılı olup aslında çok süper bir üniversiteden hukuk diploması olan Hollywood ünlüleri bile yakından baktığınızda her şeyde eşit başarılı değildir. Evet, bizim gibi zavallılar açısından bakıldığında Yunan Tanrıları kadar ulaşılmaz görünüyorlar belki ama inanın, bu bahsettiğim çelişkiyi onlar bile kendi içlerinde yaşıyor.


Sonra, bir konuda iyi olmanın diğer vasat konuları çöpe atmayı gerektirmeyeceğini kabullendim.

Bir dönem, bir konuda iyi olmak istiyorsan diğer tüm işlerini kafandan atıp sadece tek şeye odaklanmak gerektiği düsturunu benimsemiştim. Mesela yazıda iyiysem artık resim yapmaya çalışmamalı, müziği ve atları da unutmalıydım. Birden fazla ilgi alanınız varsa -ki herkesin vardır! Dünyaca ünlü piyanist pratiklerden arta kalan zamanda şarap eksperliği ile ilgilenebilir, satranç oynayabilir vb.- ne demek istediğimi çok iyi anlayacaksınız. Evet zamanımız dar, hayat koşturmacalı ama bu ilgi alanlarınızı hayatınızdan tamamen çıkartıp küsmeniz gerektiği anlamına gelmez.


Üçüncü olarak, o “diğer” konularda vasat olduğumu kabul ettim.

Tamam, bir şeyi yapmayı seviyor olabilirsiniz, ortalamanın üstünde de yapıyor olabilirsiniz ama bu, o konuda dünya standardı haline geleceğiniz anlamına gelmeyebilir. Hani şu baştaki örnekte söylediğim gibi, soğanı iyi tutuyorsunuz diye Michelin Yıldızı almanız gerekmiyor. Kimse sizden böyle bir şey beklemiyor. Bu hayali, ütopyayı sizin zihniniz yarattı. Üstelik, bu hayal size gaz vermek yerine sizi aşağı çekiyor; mükemmeliyetçi olmanıza, “aslında çok gizli bir yeteneğim var” diye kibre kapılmanıza ve her başarısızlıkta duygusal bir yıkım yaşamanıza neden oluyor.


Dördüncü ve sonuncu olarak, “öylesine yapmanın keyfi”ni tercih ettim.

Artık, gizli yeteneklerimin eğitimle yeniden parlatılıp keşfedileceğine, çok majör bir kariyer değişikliği ile dünyaca ünlü “bilmem ne sanatçısı” olacağıma dair bir düşüncem kalmadı. Kendi omuzlarıma koyduğum bu ağır sorumluluğu ve beklentiyi kaldırıp attım. Şimdi, her şeyi öylesine yapıyorum. Öylesine resim yapıyorum, öylesine şarkı söylüyorum. Hiçbir iddiam yok. Mesleki bir yola girme düşüncem yok. Bu iş para kazandırır mı ki diye düşünmek yok. Yeterince düzenli çalışmalıyım ki başarılı olayım gibi bir zorunluluğum yok.


Çürük domatesler mi? Atarlarsa atsınlar, salça yaparım…

Ohhh… O kadar hafifledim ki!


Uzun yıllar deneyip kaldırdığım, küstüğüm becerilerimi şimdi yeniden çekmecelerden çıkardım ve onlarla sadece güzel vakit geçiriyor, çocukluğumdaki gibi “oyun” gözüyle bakabiliyorum.


Size de vasat olduğunuzu kabullenmeyi ve o eski kafalı “hedefini belirleee ve başaaağğğrrr!” diye bağıran kişisel gelişimcileri tarihe karıştırmayı tavsiye ediyorum.


Hepinizi öper, iyi günler dilerim.

8 görüntüleme

Copyright Nil Yalçınkaya